Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisinde en çok merak uyandıran kavramlardan ikisi anima ve animustur. Kısaca söylemek gerekirse, her insanın bilinçdışında karşı cinse ait özelliklerin bir yansıması bulunur. Erkeğin bilinçdışındaki dişil yön anima, kadının bilinçdışındaki eril yön ise animus olarak adlandırılır.
Anima, erkeğin içindeki duygu, sezgi, şefkat ve empati gibi kadınsı özellikleri temsil eder. Erkek, çoğu zaman farkında olmadan ilişkilerinde kendi animasına uygun kadınlara yönelir. Yani bazen “neden hep aynı tip insanlardan hoşlanıyorum?” sorusunun cevabı, animada gizli olabilir.
Animus ise kadının bilinçdışındaki erkek figürüdür. Mantık, güç, otorite ve karar verme gibi yönleri simgeler. Kadınların karşı cinse dair beklentilerinde, hatta kendi hayatlarını yönlendirme biçimlerinde animusun etkisi görülür. Bir kadın cesurca kendi yolunu çizdiğinde ya da otoriteye karşı güçlü bir duruş sergilediğinde, animus devrededir.
Günlük hayattan birkaç örnek:
- Sert mizaçlı bir erkeğin içten içe romantik şiirler yazması → anima.
- “Ben duygusal değilim” diyen bir adamın bir film sahnesinde gözyaşlarına engel olamaması → anima.
- Mantıklı kararlarıyla tanınan bir kadının aslında içindeki animusun sesini dinlemesi → animus.
- Kadının eş seçiminde bilinçdışında taşıdığı “ideal erkek” imgesinin belirleyici olması → animus.
Jung’a göre anima ve animus, bireyin ruhsal bütünlüğünü tamamlayan parçalar gibidir. Onları inkâr etmek yerine tanımak, hem içsel denge hem de ilişkilerde sağlıklı bağlar kurmak için önemlidir.
Bir bakıma, anima ve animus insanın içinde taşıdığı görünmez rehberlerdir. Onları fark ettiğimizde sadece başkalarını değil, kendimizi de daha iyi anlama şansımız olur.