Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisinin en dikkat çekici kavramlarından biri gölge arketipidir. Kısaca, insanın karanlık yönlerini temsil eder. “Ben asla yapmam” dediğimiz, başkasında görünce kızdığımız ama aslında içimizde de var olan eğilimler gölgenin alanına girer.
Gölge, kişiliğimizin bastırılmış ve toplum tarafından kabul görmeyen tarafıdır. Yani kibir, öfke, kıskançlık, bencillik gibi özellikler… Ama sadece olumsuz yanları değil, bazen farkına varamadığımız potansiyellerimizi de içinde barındırır.
Günlük hayattan örnekler:
- Trafikte biri size yol vermediğinde içinizden geçen “Şimdi var ya…” düşüncesi.
- Bir arkadaşınızın başarısını duyunca hem “Bravo!” deyip hem de içten içe kıskanmak.
- Çok nazik biri olarak tanınırken, bir anda sert bir tepki vermeniz.
Jung’a göre gölge, inkâr edildikçe büyür. Onu tamamen bastırmak mümkün değildir. Tam tersine, gölgeyle yüzleşmek bireyleşme sürecinin (individuation) en önemli adımlarından biridir. Çünkü kendi gölgemizi fark ettiğimizde hem daha bütün bir insan oluruz hem de başkalarının karanlık yanlarını daha iyi anlarız.
Bir bakıma gölge, “ruhun karanlık deposu” gibidir. Kapısını kapatsak bile orada olduğunu biliriz. Önemli olan, o depoyu açıp içindekilerle sağlıklı bir ilişki kurabilmektir.