Freud, kaygıyı basitçe “rahatsız edici duygu” olarak görmedi. Ona göre kaygı, bilinçdışından gelen bir uyarı zili gibiydi. Yani zihnimiz bize der ki: “Dikkat et, yaklaşmakta olan bir tehlike var!” İşte buna anksiyete sinyali denir.
Anksiyete sinyali, bir nevi ruhsal erken uyarı sistemidir. Tıpkı arabanın gösterge panelinde beliren kırmızı ışık gibi… Motor ısındı mı? Yağ azaldı mı? Hepsi sürücüye haber verir. Bizim zihnimizdeki kaygı da benzer şekilde çalışır; bastırdığımız dürtüler, çatışmalar veya dışarıdan gelen tehditler karşısında sinyal verir.
Günlük hayattan birkaç örnek:
- Sınava girmeden önce yaşanan kalp çarpıntısı: “Ya başaramazsan?” sinyali.
- Patron konuşmaya çağırınca avuç içlerinin terlemesi: “Kötü bir şey olacak mı?” sinyali.
- Partneriniz “konuşmamız lazım” dediğinde midenizin kasılması: Açıklamaya gerek yok, zaten hissettiniz.
Freud’a göre bu sinyalin amacı, bizi korumaktır. Kaygı hissi sayesinde kişi savunma mekanizmalarını devreye sokar. Mesela bastırır, yadsır, mantığa bürür veya mizaha sarar. Yani kaygı, aslında zihinsel savunma ordusunu harekete geçiren sirendir.
Tabii bazen bu siren gereksiz yere çalabilir. Küçük bir sorun büyük bir tehlikeymiş gibi algılanırsa, kişi sürekli alarm halinde yaşar. İşte patolojik kaygı ya da anksiyete bozuklukları da bu aşırı çalışan sinyal sisteminin ürünüdür.
En nihayetinde anksiyete sinyali, zihnimizin bize “Dikkat et, hazırlan!” demesidir. Bazen gereksiz çalsa da, çoğu zaman bizi savunmaya, çözüm aramaya ve hayatta kalmaya yönlendiren önemli bir işarettir.